Türkiye, Suriye’de savaşın başladığı ilk dönemlerde tağut Beşar Esed rejimine karşı kıyam eden Suriye halkının yanında durur bir tavır servilemiş ve silahlı muhalefeti desteklemiştir. Bu durumda siyasi, insani ve sosyal kaygılar rol oynadığı gibi Türkiye’nin uluslararası arenada yer aldığı kutbun ve dış politika geleneğinin de etkisi büyüktür.
Bunun yanında, Suriye’de yaşanan farklı gelişmeler muhaliflerin de kendi aralarında bölünmelerine neden olmuştur. Şu an ortaya çıkan tabloda Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin doğrudan desteklediği, birlikte operasyon yaptığı ÖSO gruplarının ve bunun yanı sıra İdlib’de HTŞ’nin varlığından bahsetmek mümkün.
Türkiye’nin İdlib bölgesinde oldukça yoğun bir askeri varlığı söz konusu. Bu varlık aslında, bölgeyi yöneten HTŞ güçleri ile İran ve Rusya’nın desteklediği Beşar Esed güçleri arasında bir “tampon bölge” oluşturmuş durumda. Türkiye’nin bu bölgelerdeki askerlerini çekmesi İdlib’in Esed rejimi ve desteklediği güçler tarafından ele geçirilmesinin an meselesi olabileceği anlamına gelmektedir. HTŞ etrafında toplanan muhaliflerin büyük bir kısmı her ne kadar ÖSO unsurlarından farklı olarak İslami gayelerle savaşıyor olsalar da teknik olarak askeri kapasiteleri belli.
Velakin, Türkiye son dönemde Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan’la nasıl normalleştiyse eli kanlı Beşar Esed rejimiyle de normalleşme arayışına girmiştir. Bir dönem Beşar Esed için en ağır ifadeleri kullananlar bugün “Esed ile normalleşmenin bir zaruret olduğunu” ifade etmekteler.
Türkiye’nin Suriye politikasındaki çelişkili durum tam olarak burada başlıyor. Her ne kadar geçtiğimiz dönemde iç politikada aktif görünmek adına Esed rejimi karşıtı söylemler geliştirilmiş olsa da bugün gelinen noktada Beşar Esed ile görüşmenin, ilişkileri normalleştirmenin yolları aranıyor.
Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün yaptığı açıklamada bu konuyla ilgili şu ifadeleri kullandı:
“Bizim Suriye’yle kapıyı kapama gibi bir durumumuz söz konusu değil. Kapı açık, bu dörtlü zirvelerle ilgili de biz yine hem bu dörtlü zirveler yapılsın, ama biz Beşşar Esad ile görüşme noktasında kapalı değiliz, görüşürüz. Bütün mesele, onların bize yaklaşım tarzı önemli. Şu anda tabii Suriye’de Esad, maalesef Türkiye’nin Kuzey Suriye’den çıkmasını istiyor. Böyle bir şey olamaz. Çünkü biz orada terörle mücadele ediyoruz. Yani sınırlarımızda bu teröristler varken nasıl çıkarız? Devamlı oradan tehdit altında olan bir Türkiye var. Aynı ifadeyi farklı ülkelere kullanabiliyor mu? Kullanamıyor, onun için de adil yaklaşım arıyoruz. O adil yaklaşım olduktan sonra mesele yok, bunların hepsini aşarız.”
Türkiye’nin Suriye politikasına son noktayı nasıl koyacağı konusunda net bir tahminde bulunmak oldukça zor. Aslına bakılırsa Ankara’nın dış politikasının ne yöne evrileceği, bu politikanın istikrarı konusunda da çok ciddi şüpheler mevcut. Sadece Esed rejimi değil, bir dönem kanlı bıçaklı olunan Mısır’ın eli kanlı darbeci lideri Abdulfettah Sisi için de çok ağır ifadeler kullanılıyordu. Ancak bugün gelinen süreçte Sisi ile el sıkışıldı, hatta önümüzdeki süreçte Sisi’nin Türkiye’ye gelmesi dahi gündemde. Uluslararası ilişkilerde her ne kadar devletlerin tavırlarını çıkarların şekillendirmesi söz konusu olsa da bu politika değişiklikleri makul karşılanması güç olan bir tutarsızlık açmazında yer alıyor.
Sözün özü, Türkiye gelecek dönemde Beşar Esed’in Halep’te, Doğu Guta’da İdlib’de ve Suriye’nin diğer birçok bölgesinde işlediği tüm katliamları görmezden gelerek rejimle yeni bir sayfa açıp “ulusal çıkarlarını” gözeterek muhaliflere sırtını dönebilir.
Bu, zor görünüyor olsa dahi güçlü ve olası neticelerinin ağırlığı sebebiyle dikkate alınması gereken bir ihtimal. Tüm bunlardan çıkarılması gereken ders ise sadece Türkiye özelinde değil, demokratik olduklarını iddia eden tüm “modern” rejimlerde siyasal iktidarın çıkarlarının her an değişebileceği, her an rüzgara göre hareket edebilecekleri gerçeğidir.
Türkiye’nin Suriye politikası şu süreçte, başladığı dönemde olduğunun tam tersine evrilmiş durumda. Gelecek dönemde bununla ilgili olarak çok önemli gelişmelere tanıklık edeceğimiz bir gerçek.
Müslümanlar tüm bunları göz önünde bulundurarak siyasal iktidarların söylemlerine mesafeli olmalıdır. Çünkü iktidar sahipleri için önemli olan tek şey makamlarını koruyabilmek ve güçlendirebilmektir. Bunun için bazen Suriye, bazen Mısır, bazen Filistin veya başka bir ülke, iç siyasete yönelik malzeme olarak kullanılabilmekte, Müslümanların duygularını istismar edilerek oy devşirme, toplumun rızasını ve meşruiyet zeminini elde etme çabaları yürütülmektedir.
Müslümanlar için ise meşruiyetin ilk ölçüsü İslam’a bağlılıktan, Allah’ın hükümlerini tatbikten geçmektedir. Allah’ın hükümlerini tatbik konusunda sağlam bir temele sahip olmayan her sistem ise, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, “makul şüpheli” niteliğindedir.


